Özgür İrade Var Mı?

Özgür İrade Var Mı?

ÖZGÜR İRADE ÜZERİNE

Özgür irade, kişinin belli bir eylemi veya düşünceyi, herhangi bir dış zorunluluk olmaksızın uygulama veya kararlaştırma gücü olarak tanımlanır. Kültürel, dilsel veya tarihsel olarak nerede olursak olalım, bu tanım değişmeyecektir. Türk dil kurumunun özgürlük tanımı ise; Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak eyleme geçmesi ve karar vermesi durumudur. Felsefe terimleri sözlüğünde ise özgürlük kavramının 4 biçiminden bahsedilmiştir. Bunlar; 1. Fiziksel özgürlük: yani her türlü dış baskıdan bağımsız olarak hareket edebilme yetisidir. 2. Ruhbilimsel özgürlük: dış güçlerce belirlenmeden, insanın kendi doğasının eğilimlerine göre hareket edebilmesi durumu. 3. Ahlaksal özgürlük: Kendi kendini belirleyebilme yetisi. İnsanın ahlak eylemlerini başkasının zoru veya istenci olarak değil, kendi istenci ile gerçekleştirebilmesi. 4. Toplumsal özgürlük: Yasaların koruyuculuğu altında ve yasaların sınırları içinde başkalarının özgürlüğünü kısıtlamadan hareket edebilme ve karar verebilme gücü olarak tanımlanmıştır. Özgür iradenin, özgürlüğün ve özgürlük biçimlerinin tanımı yapılırken mutlaka “dış zorunluluk” ve “karar gücü” gibi kavramlar kullanılmaktadır. Ancak bu soyut tanımlamaların pratikte ne kadar geçerli olduğu büyük bir tartışma konusudur.

Birçok düşünür tarafından, eğitimin yegâne amacının “özgürlük” olduğu dile getirilir. Felsefe, bilim, sosyoloji ve özellikle siyaset gibi sahalar, insanı özgürleştirdiği gerekçesi ile yüceltilmektedir. Neredeyse tüm siyasi fikirler; özgürlük vadeder. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler; özgürlük vadeder. Felsefi soruşturmalar ve bilgelik; özgürlük vadeder. İnsanoğlu için bu denli önemli bir kavramın “ne” olduğuna ve daha önemlisi “imkanına” ilişkin bir soruşturmanın “gerekli” olduğu yadsınamaz. Ancak gerçekten özgür olduğumuzu ve bu konuda emin olmamızı sağlayan şey nedir? Özgürlük, yalnızca bir yanılsama veya beynimizde gerçekleşen bir illüzyondan mı ibarettir? Bilimsel gelişmeler ve felsefi akımlar bize bu konuda ne söylemektedir?

Özgür irade kavramına ilişkin en güçlü eleştirileri bünyesinde barındıran felsefi akım determinizmdir. Determinizm ise Türkçeye kabaca belirlenimcilik olarak çevrilebilir. Kavramsal açıdan ya da bir evren görüşü olarak determinizm, evrenin işleyişinin, evrende gerçekleşen olayların çeşitli bilimsel yasalarla, örneğin fizik yasaları ile belirlenmiş olduğunu ve evrendeki her bir varlığın neden-sonuç silsilesi içerisinde hareket ettiğini, nihayetinde her şeyin “zorunlu” olarak meydana geldiğini savunan felsefi akımdır. Materyalist yani maddeci paradigmaya göre insan, dolayısıyla “irade” kavramının nesnel kimliği beyin, maddeden oluşan bir varlıktır ve deterministik yasalardan muaf değildir. Dolayısıyla belirlenmiş yasalar dahilinde çalışma prensibine sahip bir beynin, neden-sonuç bağlamından koparak karar verebilmesi mümkün gözükmemektedir.

Pierre-Simon Laplace tarafından 1814’te yayınlanan bir makalede belirtildiği üzere nedensel determinizm şu şekilde kavramsallaştırılmıştır;

“Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek, ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi dahil ederek bir hesap yaparsa, hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de, aynı geçmiş gibi, onun gözlerinin önündedir.”

Pierre-Simon Laplace’ın her şeyi hesaplayabilen varlığına Laplace’ın Şeytanı adı verilmiştir. Tabii ki 19. Yüzyılın teknolojik durumuna göre böylesi bir benzetme gayet anlaşılabilir. Ancak günümüz terminolojisi ve teknolojisi bağlamında düşünürsek, bu şeytana her şeyi hesaplayabilen bir “süper bilgisayar” denebilir. Her şeyi hesaplayabilen bu süper bilgisayarın özgür irade ile çeliştiği nokta “hesaplanabilirliktir.” Bir bireyin yapmak için karar vereceği her eylem, daha önceden bir süper bilgisayar tarafından %100 oran ile hesaplanabiliyorsa, özgür iradeden söz etmek imkansız olacaktır.

Yine determinizm bağlamında ve olgusal gerçeklikler ekseninde düşünecek olursak, irade kavramını anlamanın en basit ve indirgenmiş yolu nörobilim olacaktır. Nörobilim, sinir sisteminin anatomisi, fizyolojisi, biyokimyası veya moleküler biyolojisi alanında faaliyet gösteren, özellikle sinir sisteminin davranış ve öğrenme ile ilişkini inceleyen bilim dalıdır. Onun bir alt dalı olan nöropsikoloji ise, beynin maddesel yapısının ve fonksiyonlarının belirli psikolojik olaylarla olan ilişkisini anlamayı hedefler. Birçok nörolog ve özellikle dünyaca ünlü nörobilimci David Eagleman’a göre beyin, karmaşık ancak indirgenebilir kimyasal reaksiyonlar sergileyen bir olgudur. Dolayısıyla biyoloji, kimya ve nihayet fiziksel yasalar dahilinde çalışmaktadır. Tabii ki bu tanım oldukça materyalist gözükse de tüm bilimlerde olduğu gibi metafizik açıklamalardan uzak, realist bir yaklaşımdır. David Eagleman, “bilinç” hakkındaki görüşlerini Incognito kitabında şu şekilde aktarır;

“Kendi devrelerimiz üzerine çalışırken öğrendiğimiz ilk şey, basit bir derstir: Yaptıklarımızın, düşündüklerimizin, hissettiklerimizin çoğu bilincimiz kontrolü dışındadır. Geniş nöron ormanlarından her biri kendi programını kendisi yürütür. Bilinçli durumdaki siz, yani sabah uyandığınızda sizinle birlikte uyanan benlik, beyninizde olup bitenlerin dışarı sızan en küçük parçasıdır aslında. İçsel yaşamımızın varlığı için beynin işleyişine bağımlı olduğumuz halde, beyin kendi gösterisine kendisi karar verir; yürüttüğü etkinliklerin çoğu da bilinçli zihnin güvenlik yetki alanı dışında çalışmaktadır.”    

Afektif Nörobilim Teorisinin kurucusu olan Prof. Dr. Jaak Pankseep, Afektif Nörobilim – İnsan ve Hayvan Duygularının Temelleri adlı kitabında ise karakterin oluşumunda iki olgusal gerçekliğe dikkat çeker. Buna göre karakteri oluşturan iki temel unsur vardır. Bunlardan ilki “genetik durum”, ikincisi ise “dış çevredir.” Genetik durum, sahip olduğumuz karakter üzerinde doğrudan etkilidir. Çünkü genetiğimizin durumu, beynimizin yapısını belirler. Beynimizin yapısı da karakterimizi, dolayısıyla nasıl karar vereceğimizi belirler. Dış çevre ise, karakterin oluşumunda ve beynimizin “yapısal” olarak değişiminde dolaylı bir etki bırakır. Ancak bu iki unsur üzerinde bireyin bir seçim şansı gözükmemektedir. Genetik durum, ebeveynlerimiz tarafından biz doğmadan önce belirlenmiştir. Dış çevre ise doğumumuzdan itibaren bizden bağımsız olarak şekillenmektedir. Dolayısıyla bu karakter kuramı, özgür iradeye ilişkin ciddi bir eleştiri barındırmaktadır.

Özgür iradeye ilişkin en güçlü deneysel eleştirilerden biri de Benjamin Libet tarafından 1983 yıllında yapılmıştır. “Libet Deneyi” olarak adlandırılan bu araştırmada 4 unsur bulunmaktadır. Bunlar; beyindeki hareketlenmeyi ölçen eeg cihazı, parmak hareketini ölçecek olan emg cihazı, kadran ve denekten oluşmaktadır. Benjamin Libet, deneğin parmağını hareket ettirmesi için karar verip parmağını kaldırmasını ve tam bu esnada kadrandaki zamanı hafızasında tutmasını ister. Deney gerçekleştirip veriler kaydedildiğinde, deneğin parmağını kaldırmaya karar verdiği an ile parmağını kaldırdığı an arasında 200 milisaniyelik bir süre ölçülür. Bu gecikme beklenen bir sonuçtur. Ancak beynin yaydığı frekansları ölçen eeg cihazından, karar verme anından yaklaşık 350 milisaniye önce elektriksel bir hareket tespit etmiştir. Başka bir deyişle deneğin “kendisinin” verdiğini söylediği karar, 350 milisaniye önce bilinmeyen bir mekanizma tarafından verilmişti bile. Günümüz modern araçlarıyla dahi bu deney, hala aynı sonuçları vermektedir. Her ne kadar Libet Deneyi için kesin çıkarsamalar yapmak için erken olsa da bu verilerden bir takım felsefi çıkarımlar yapmak -en azından özgür irade eleştirmenleri için- mümkün olmuştur.

20. yüzyılın başlarında meydana gelen birçok bilimsel keşif ve gelişmeler, hem bilim insanlarını, hem de düşünürleri deterministik evren kabulünden uzaklaştırmıştır. Bu gelişmelerin en önemlilerinden biri de şüphesiz Werner Heisenberg’in atom altı dünyada yaptığı çalışmalardır. Kendi ismiyle anılan Heisenberg belirsizlik ilkesi, deterministik yapıya tam zıt bir gözlemsel sonuç ortaya koymaktadır. Determinizmin iddia ettiği belirlenimcilik ve neden-sonuç zorunluluğu, hesaplanabilirlik üzerinden inşa edilmiş bir felsefi kuramdır. Ancak Heisenberg belirsizlik ilkesi gereğince, atom altı bir parçacığın hem konumu, hem de hızı aynı anda sonsuz kesinlikle bilinemez. Bu belirsizlik, gözlem araçlarımızın yetersizliğinden dolayı değil, evrenin bir yasası olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla atom altı fiziği de denilen kuantum fiziği teorisine göre parçacıklar neden-sonuç bağlamından bağımsız olarak hareket etmektedir ve kesin tahminden ziyade “olasılık” konseptine göre varlık göstermektedir. Bununla birlikte “çift yarık deneyi” gibi gözlemcilerin maddenin gerçekliğini manipüle ettiği gibi sağ duyularımıza aykırı ve deterministik olmayan bir evren ile karşı karşıya kalınmıştır. Atom altı dünyasındaki keşifler, beraberinde felsefeye büyük bir sorgulama alanı bırakmış, bilimsel yöntemin “kesinliği” üzerine büyük bir darbe indirmiş gözükmektedir.

Kuantum dünyasındaki bu belirsizlikler birçok düşünür tarafından özgür iradenin imkanına karşı ciddi anlamda delil niteliğinde kullanılmıştır. Çünkü fizik yasalarına tâbi olarak çalışan beynimiz, katı deterministik ve zorunlu olarak görülen hareket yasalarından otomatik olarak muaf kalmış gözükmektedir. Aynı zamanda belirsizliğin beraberinde gelen “kesin hesaplamanın imkansızlığı” iradenin de zorunlu bir sistem içerisinde hapsolmadığını göstermekte.

Ancak tüm bu atom altı fiziğinin özgür iradeyi mümkün kıldığına karşı güçlü eleştiriler mümkündür. Bunlardan ilki, beynin tüm çalışma prensibinin hangi fiziksel yasaları ile işlediğinin tam olarak tanımlanamamış olmasıdır. Yani her ne kadar atom altı fiziğine belirsizlik hakim olsa da henüz tam anlamıyla çürütülememiş ve makro evrende geçerli olan ve bir diğer deyişle “Newton Fiziği” olarak tanımlanabilecek fizik ölçeği ile beynimizin ilişkisi bilinmemekte. Bir diğer eleştiri ise olasılık konseptinin iradeyi niçin özgür kılması gerektiğine dair net bir veri bulunmamakta. Bu açıdan bakıldığında, kararlarımız veya eylemlerimiz “zorunlu yasalar” içerisinde olmayabilir, ancak bu kez; tüm kararlarımızın bir takım olasılıklardan ibaret olduğu, ihtimaller üzerinden işleyen sistemin nesnesi olabileceğimiz ihtimalidir. Mümkün olan bir diğer eleştiri ise, olasılık konseptinin de belli bir kapalı sistem içerisinde -ki buna evren diyoruz- “sınırlı” sayıda ihtimali barındırabileceğidir. Dolayısıyla özgür iradenin hareket alanı, ancak bu kapalı sistemin izin verdiği ölçüde olacaktır.

Sonuç olarak evrenimiz, ister determinist, isterse de belirsizlik kavramı üzerine inşa edilmiş olsun, özgür iradeye bu sistemler arasında yer açmak oldukça güçtür. İradeye maddeci ve bilimsel açıdan bakıldığında varılacak sonuçlar mümkün mertebe bu şekilde gözükmektedir. Ancak “zihin” kavramını madde bağlamından kopararak, onu bir takım “aşkınsal” bir olgu olarak ele aldığımızda özgür iradeye yer açılabilmektedir. Yani özgür irade, metafizik veya doğaüstü birtakım açıklamalara ihtiyaç duyuyor gözükmektedir.

 

KAYNAKÇA

Felsefe Terimleri Sözlüğü” Türk Dil Kurumu Yayınları 1975.

Haşim Cem Çelik, (2007). Heisenberg, Nedensellik Ve Determinizm
Erişim linki: http://flsfdergisi.com/sayi4/123-134.pdf

Süleyman Bozdemir, “Fiziğin Evrimine Kısa Bir Bakış”, Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi”, Sayı: 327.

David Eagleman, “Beynin Gizli Hayatı” Çev. Zeynep Arık Tozar, Domingo Yayınevi 2013.

Jaak Panksepp, “Afektif Nörobilim” Çev. Süheyla Ünal, Alfa Yayınevi 2017.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir