Liberal Demokrasi Nedir?

Liberal Demokrasi Nedir?

Liberal Demokrasi Nedir?

Bu çağda evrensel olarak liberal temsili demokrasinin en mükemmel siyasal rejim olduğu konusunda güçlü bir uzlaşının varlığından söz edilmektedir. En genel anlamda, halkın kendi kendini yönetmesi olarak tanımlanan demokrasi, aydınlanma çağının temel değerleri ile uyum içinde bulunmaktadır. Bir başka deyişle, insanın en temel değer kabul edilmesi, toplumun özgür ve eşit yurttaşlardan meydana geldiği, bu yurttaşların akıl ve bilgiyle davranışlarını temellendirecekleri gibi varsayımlar üzerinde temsili liberal demokrasi olarak adlandırılan siyasal rejim türü inşa edilmektedir. Her toplumsal grup ya da kolektivite kendini yeniden üretebilmek, varlığını sürdürebilmek için bütün üyelerini kapsayan, onların tutum ve davranışlarını belirleyen kararlar almak zorundadır. Bu kararlar kolektivitenin üyeleri için uyulması zorunlu düzenlemelerdir ve bu nedenle söz konusu kararlar toplumsal kolektivite için otorite olarak tanımlanabilir. Somut olarak otorite, kurallardan ve kararlardan oluşmaktadır, kurallar, bir toplumsal düzende insanlar arasındaki her türlü ilişki ve etkileşimi düzenlemekte; toplum üyesi bireylerin nasıl davranacaklarını, neyi yapıp neyi yapamayacaklarını belirlemektedir. Toplumu bağlayan kurallara, örneğin yasa denmekte; yasama sözcüğü ise bu kuralların nasıl ve kim tarafından yapılacağını gösteren süreci ifade etmektedir. Yasaların uygulanışı da otoritenin kullanımını yansıtmaktadır. Kamu hukukunda yürütme ve yargı sözcükleri ile ifade edilen faaliyet türleri, yasalarla ilgili kararlar almayı ve bu kararları uygulamayı içermektedir.

Otoritenin belirleyici özelliği toplum üyesi bireyler tarafından makul ve yasal olarak kabul edilmeleridir. İşte otorite yapısını ve içeriğini belirleyen kararların alınma biçimi, kararlardan kaynaklanan otoritenin kapsam ve sınırları, otoriteyi kullanacak kişilerle ilgili düzenlemeler siyasal rejimi oluşturmaktadır. Buna göre, temsili liberal demokrasinin anlamı esas olarak siyaset terimi ile belirlenen alan içerisinde kalmaktadır; Bir başka deyişle, temsili liberal demokrasi olarak adlandırılan bu rejim türü her şeyden önce bir siyasal olgudur.

Bununla beraber, temsili liberal demokrasi kavramının anlam alanına, genellikle siyasal olmayan bir özelliğin de girdiği en azından doğrudan ifade edilmeyen bir ön koşuldan da söz edilmektedir. Bunu, kısaca kapitalizm olarak tanımlamak mümkündür. Kapitalizm, sözlük olarak belli bir ekonomik düzeni ifade etmektedir; üretimin, değişimin, bölüşümün ve tüketimin belli bir biçimde gerçekleştiği ekonomik sistem. Ancak bu tanımın içinde, ifade edilmemiş olsa da çok belirgin bir toplumsallık vardır. Belli biçimde üretim, değişim, bölüşüm ve tüketim süreç, ilişki ve davranışları kaçınılmaz olarak belli bir yaşam biçimini, yani belli bir toplumsal düzeni de ifade etmektedir. Bir başka deyişle, kapitalizmin semantik alanı sadece ekonomik olguları değil, belli bir sosyoekonomik sistemi yansıtmaktadır. Bu ise aynı zamanda belli bir toplumsal yaşam biçimini ifade etmektedir. İşte bu çerçevede temsili liberal demokrasi ile kapitalizm arasında organik bir bütünlük olduğu ya da temsili liberal demokrasinin ancak kapitalizm olarak tanımlanan sosyoekonomik düzene özgü siyasal rejim türlerinden biri olduğu genel kabul gören bir bakış açısıdır.

Burada gözden kaçırılmaması gereken ilginç nokta kapitalizm ile temsili liberal demokrasi arasındaki bağıntıdır. Yukarıda da değinildiği gibi, bir siyasal rejim türü olarak temsili liberal demokrasi, toplumsal düzeni kapitalizm olan toplumlarda ortaya çıkmaktadır. Ancak kapitalizm olarak tanımlanabilen toplumsal sistem için temsili liberal demokrasi tek siyasa rejim türü değildir. Bu düzenlerde farklı siyasal rejim türleri de uygulanmaktadır; Faşizm, askeri otoriter siyasal düzenler vb. Buna göre, temsili liberal demokrasi ile kapitalizm arasında herhangi bir nedensellik bağıntısı kurulamamaktadır. Somut ve ampirik olarak onlarca örneğin gösterdiği üzere kapitalizm olarak nitelenen toplumlarda farklı siyasal rejim türleri de geçerli olabilmektedir. Ampirik bakış ve gözlemler, özellikle gelişmekte olan, bir başka deyişle çevre ülkelerdeki kapitalizmin yaygın siyasal rejim türünün yarı faşizan, otoriter, baskıcı siyasal düzenlemeler olduğu ileri sürülmektedir. Bununla beraber, temsili liberal demokrasi olarak tanımlanan siyasal rejim türünün, aslında kapitalist toplum düzeninde işlerlik kazandığı vurgusu yapılmaktadır. Hatta önde gelen, tanınmış birçok demokrasi kuramcısı, siyaset bilimcisi bu siyasal sistemin ancak kapitalizmde işleyebileceğini belirtmektedir.

Klasik demokrasi diye de adlandırılabilen temsili liberal demokrasinin, bir siyasal rejim türü olarak 20. Yüzyılın sonunda rakip ya da alternatif olma iddiası taşıyan siyasal rejim türlerine karşı büyük bir zafer kazandığı iddia edilegelir. Liberal temsili demokrasinin en büyük rakibinin sosyalist ya da Marksist demokrasi olduğu genellik kabul gören bir anlayıştır. Esas itibariyle Marksist öğretiye dayanan sosyalizm, kendi söylemi içerisinde hem kapitalizme karşı bir alternatifi hem de kapitalizmin geleceği olmak tezini barındırmaktadır. Komünist Manifesto’nun yayınlandığı 1848 bir anlamda kesin bir dönüm noktasını belirlemektedir. Sosyalizm bu tarihten sonra gerek entelektüel alanda , gerek siyasal yaşamda kapitalizmin seçeneği ve geleceği olma iddiasıyla tarihi belirleyen ana süreçlerden biri haline gelmiştir. Bu, kuşkusuz siyasal rejim alanında da bir seçeneği gündeme getirmektedir. Temsili liberal demokrasi kapitalizm için bir siyasal rejimdir; Sosyalist ya da Marksist söylem insan ve toplum yaşamıyla ilgili tüm alanlarda kapitalizmin kritiğini yapmakta ve bir değişim projeksiyonu sunmaktadır. Bir başka deyişle, Marksist söylemde kapsamlı bir temsili liberal demokrasi kritiği ortaya çıkmakta, daha ileri ve gerçek demokrasi için alternatif bir siyasal rejim modeli tartışması yapılmaktadır. Buna ek olarak, en azından bir kısım Marksizm yorumlarının temsili liberal demokrasinin evrimine ve gelişimine önemli katkılarda bulunduğu öne sürülür. Örneğin, 20. Yüzyılın başlarında tarih sahnesine çıkan, sosyal demokrasi ya da demokratik sosyalizm olarak adlandırılan Marksist yorumların, liberal temsili demokrasiyi amaçlanan siyasal sistem olarak kabul ettikleri söylenebilir. Burada altı çizilen nokta, liberal demokratik siyasal rejimde kapitalizmin sosyalizme dönüştürülmesi olmuştur. İleride ayrıntılı biçimde ele alınacağı üzere, kapitalizmin “refah devleti kapitalizmi” olarak adlandırılan tarihsel dönemde demokrasi kuramına ciddi katkılar yapılmış; bu dönemde sosyal demokrasi olarak adlandırılan siyasal hareket, elde ettiği etkinliğin yanında, demokrasinin gelişmesine ciddi katkılar sağlamıştır.

1848 yılından beri kapitalizmin alternatifi ve geleceği olma iddiasında bulunan, 1917 Ekim Devrimi ile beraber siyasal bir varlık ve güç odağı olarak tarih sahnesine çıkan sosyalizm, 20. Yüzyılın sonunda, 1990’lı yıllarda kesin bir yıkıntıya uğramış ve tarih sahnesinden çekilmiş gözükmektedir. Sosyalizmin üzerine kurulduğu Marksist söylem, (hem kuramsal hem de ideolojik alanı kapsayacak biçimde) entelektüel alanda önem ve ağırlığını yitirmemiştir; Bunun en ilginç kanıtlarından biri Amerika’nın en prestijli üniversitelerinde bile hala çok sayıda Marksist akademisyenin varlığıdır. Buna karşılık, 1990’lı yılların başında, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile beraber sosyalizm, kapitalizme meydan okuyan politik, askeri ve toplumsal bir güç olma özelliğini yitirmiştir. Bunun anlamı şudur; En azından uygulama alnında Marksist demokrasi ya da halk demokrasisi, temsili liberal demokrasiye bir siyasal rejim türü olarak alternatif olma özelliğini yitirmiştir. Bir başka deyişle, temsili liberal demokrasi ve bir toplumsal düzen olarak kapitalizm, kendisine 150 yıldır meydan okuyan en büyük rakibine karşı uygulama alnında büyük ve kesin bir zafer kazanmıştır. Bu zaferin, bekleneceği üzere, çok kapsamlı etkilerinden söz etmek olanaklıdır. Örneğin son yıllarda büyük bir popülarite kazanan, Amerikalı toplum bilimci Fukuyama’nın  “tarihin son tezi” sözü edilen zafer duygusunun yansımalarının tipik örneklerinden biri olarak anılmaktadır. Fukuyama’ya göre temsili liberal demokrasi toplumların sahip olacakları en ideal siyasal rejim türüdür ve bu rejim bir kez yerleştikten sonra herhangi bir değişiklik beklemek ya da önermek hiçte gerçekçi olmayacaktır.

Gerçekten de demokrasi sözcüğünün günümüz dünyasının sihirli kavramlarından biri haline geldiği gözlenmektedir. Bir dünya sistemi olarak kapitalizmin yeniden yapılanması ve ulaşılan aşamada bazı sözcük ve kavramların karizmatik bir anlam taşımaya başladığı belirtiliyor; demokrasi sözcüğü de bunlardan biri, belki de birincisi sayılmaktadır. Demokrasi, sözcüğü ve içeriği çok belirgin olmasa da, düşüncesi, düşüncesi, bugünün dünyasında hemen hemen her yerde bir özlemi, bir ideali yansıtmaktadır. Başka bir deyişle, artık hiçbir toplumsal kesim, belki bir kısım köktendinciler hariç, demokrasi idealine karşı kayıtsız kalmamakta, eleştirel bir tavır ortaya koymamaktadır. Özetle ifade etmek gerekirse, demokrasi özlemi ve bu özlemin bir süreç içinde gerçekleşmesi anlamına gelen demokratikleşme talebi, tüm insanlığın paylaştığı bir evrenselliği yansıtmaktadır.

Demokrasi

Demokrasi sözcüğünün ve demokratikleşme talebinin değinilen karizmatik semantiklerine karşın, herkes tarafından kabul edilen evrensel tanımlarını yapmak hiç de kolay gözükmemektedir. Burada demokrasi düşünce ve uygulamasının diyalektiği olarak adlandırılabilecek bir sorundan söz etmek gerekebilir. Demokrasi (artık bu sözcüğü liberal temsili demokrasi olarak düşünmek gerekmektedir) bir siyasal rejim türü olarak tanımı gereği evrenseldir. Diğer taraftan, demokrasinin anlamı, uygulama biçimi ya da öncelikleri zaman ve uzay boyutları içinde farklılık göstermektedir. Bir başka deyişle, demokrasinin herhangi bir toplumda ya da toplumun farklı katmanlarında anlamlandırılması sosyokültürel özellikler göstermektedir. Demokrasi düşüncesi ve uygulaması, tanımı gereği evrensel olmak zorundadır, ama aynı zamanda tarihseldir. İşte bu sorun, kısaca demokrasinin diyalektiği olarak düşünülmelidir. Farklı toplumsal katmanlar ya da gruplar, demokrasiyi, sosyokültürel ve sosyoekonomik koşullara bağlı; belli değerleri, tercihleri ve amaçları yansıtacak bir sistem şeklinde yorumlamaktadırlar.

Eğer demokrasi sözcüğünün anlamlandırılmasında ve işleyişinde ülkeden ülkeye farklılıklar söz konusu ise sözcüğün genel ve geçerli bir tanımı nasıl yapılabilecektir? Hiç kuşkusuz dil açık uçlu bir süreçtir ve buna göre sözcükleri, işaretleri kullananlar bunlara şu ya da bu ölçüde farklı anlamlar yükleyebileceklerdir. Ancak, dilin kaçınılmaz olarak şu ya da bu ölçüde sübjektif yorumları içermesi, demokrasi sözcüğüyle ifade edilen siyasal sistemin ontolojik bir tanımı yapma gereksinmesini ortadan kaldırmaz. Bir siyasal sistem olarak demokrasinin tanımı da, herhangi bir nesne ya da olgunun tanımında olduğu gibi, bir uzlaşmayı yansıtmış olacaktır. Sözü edilen uzlaşma çeşitli biçimlerde sağlanabilir. Örneğin, önce en gelişmiş demokratik rejimin somut olarak hangi ülkede geçerli olduğu konusunda bir uzlaşmaya varılabilir (örneğin, Birleşik Krallık’ta geçerli olan siyasal rejim gibi), daha sonra bu ölçüt, yani sistemin kurumları, işleyişi vb. değişkenler esas alınarak başka ülkelerdeki siyasal rejimler değerlendirmeye tabi tutulabilir.

Demokrasinin tanımında ortaya çıkan bir diğer zorluk da kavramın semantik alanında farklı olguların yer almasıdır. Demokrasi sözcüğünün anlamı, siyasal iktidarın oluşumu ve işleyişiyle ilgili kurum ve süreçleri kapsamaktadır (seçim ve temsil süreci, genel ve eşit oy ilkesi, iktidar için yarışma vb. gibi). Ancak, demokrasinin ontolojisi açısından sözü edilen kurum ve süreçler yeterli değildir; insanların tutum ve davranışlarını belirleyen kültürel değerler, normlar, toplumdaki hoşgörü değerinin düzeyi vb. olguların çok önemli olduğu açıktır. Hiç kuşkusuz herhangi bir siyasal sistemin işleyişi, toplumsal ve kültürel özelliklerle çok yakından ilişkilidir. Buna göre, yukarıda da değinildiği gibi demokrasi, anlamlandırma ve işleyiş olarak evrenseldir, ama aynı zamanda kültüreldir. Yani zaman ve uzay boyutlarına bağlı olarak demokrasi anlayışı ve uygulaması toplumdan topluma küçümsenmeyecek farklılıklar taşıyacaktır. Bunun çok önemli bir sorun olduğuna kuşku yoktur; örneğin, siyasal alanda demokratikleşmenin esasında modernleşme ya da Aydınlanma olarak tanımlanan dönüşümlerin çıktısı olduğu genel kabul gören bir yaklaşımdır. Bu nedenle demokrasiyle ilgili tanım ve değerlendirmelerin (buna demokrasi kuramı da denebilir) akla dayalı olarak kurgulandığı varsayılmaktadır. Bir toplum, buna göre, nasıl yönetileceğini bütün üyelerinin katılacağı tartışma ve müzakerelerle belirleyecektir; demokrasinin anlamı budur. Tartışma ve müzakereler akla dayalı olarak yapılacak, her birey neyin daha iyi olacağı konusunda ussal değerlendirmelere dayalı olarak tartışmaya katılacak ve yine akıl temelli bir ikna sürecinin işlemesiyle neyin, nasıl yapılacağı belirlenecektir. Ancak bu, görüldüğü ya da söylendiği gibi kolay bir süreç değildir. Tartışmaya ve müzakereye giren bireylerin bir kısmı, sayısal büyüklükleri kültürden kültüre değişmekle beraber, her zaman aklı esas almayacak; örneğin tercih ve taleplerini dinsel dogmalara dayalı dile getirebileceklerdir. Bu durumda da tartışma ve tartışmanın sonunda ikna söz konusu olmaktan çıkmış bulunacaktır. Böylece, demokrasinin tanımı ve işleyişiyle ilgili kültürden kültüre baş gösteren büyük farklılıklar gündeme gelebilecektir. Bir siyasal rejim olarak demokrasinin anlamlandırılıp yorumlanması toplumdan topluma, hatta aynı toplumun değişik katmanlarına göre farklı olabilmektedir. Örneğin Türk toplumu ile Danimarka toplumu demokrasiyi anlamlandırıp yorumlama bakımından aynı değildir; farklılıklar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Yine örneğin Türk toplumunda sosyal demokrat partiler ile İslamcı partiler demokrasinin kapsamı ve içeriği konusunda farklı yorum ve projeksiyonlara sahiptirler. Bu tür örnekleri olabildiğince çoğaltmak mümkündür. Ancak burada ortaya çıkan önemli bir sorunun altını çizmek gerekmektedir. Eğer demokrasi düşüncesi ve uygulaması şu ya da bu oranda mutlak bir tarihsellik içinde ortaya çıkıyorsa, demokrasinin ideal ve evrensel olarak nitelenebilecek bir tanımını yapmak neredeyse olanaksızdır. Nitekim demokrasi düşüncesi ve uygulamasına önemli katkılarda bulunmuş çok sayıda siyaset kuramcısı da demokrasi düşüncesi ve uygulamasının ideal tipi olamayacağına değinmektedirler. Demokrasi kavramının anlamlandırılması ve bir siyasal rejim olarak uygulanması Türkiye, Birleşik Krallık, İsveç, Bolivya, Yemen gibi ülkeler göz önüne alındığında çok büyük farklılıklarla ortaya çıkmaktadır. Bu durumda ideal ve evrensel bir demokrasi anlayışı ve uygulamasından söz edebilmek için, en azından bu ülkeler açısından ortak ve kesin bir linear değişme-gelişme süreci olduğu bir varsayım olarak kabul edilmek zorundadır. Böyle bir ön kabulün hiçbir biçimde geçerlilik taşımayacağı açıktır.

Bu çerçeve herhangi bir siyasal rejimin demokratiklik düzeyi farklı parametreler ölçüt alınarak yapılabilecektir. Bu, aynı zamanda açıklayıcı bir demokrasi kuramı oluşturmak için de gerekli tartışma çerçevesini ortaya koymaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi, demokrasi kuramının birinci boyutu kurum ve işleyişleri kapsayacaktır; bu, aynı zamanda demokrasinin evrensel öğesi olarak nitelenebilir. Demokrasi diye nitelenecek bir siyasal rejimin belli kurumlara sahip olması ve belli ilkelere göre işlemesi gerekmektedir. Ancak bu, yeterli değildir; kurum ve ilkeler yanında kültür, özellikle siyasal kültür önemlidir. Daha açık bir ifadeyle, demokratik bir siyasal rejim için belli türde siyasal kültürün “olmazsa olmaz koşul özelliği taşıdığı ifade edilmektedir. Örneğin Avrupa Birliği’ne üyelik için gerekli ön koşullar “Kopenhag Kriterleri” olarak tanımlanmış bulunmaktadır ve siyasal kültür de sözü edilen değerlendirme ölçütleri kapsamında yer almaktadır. Bu nedenle demokratik bir siyasal sistemin varlığı sadece kurumlara bakarak belirlenememektedir.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir