Deneyci Epistemoloji’de Ontoloji Problemi

Deneyci Epistemoloji’de Ontoloji Problemi

Deneyci epistemolojinin en önemli üç filozofu olan Berkeley, Locke ve Hume, bilginin edinimi açısından aynı epistemolojik pozisyonu savunmuş olmalarına rağmen, ontolojik açıdan birbirlerine zıt görüşler ortaya atmışlardır. Ancak Hume, Berkeley ve Locke’dan farklı olarak ontolojik anlamda şüpheci pozisyonda kalmayı tercih etmiştir. Hume’un bu yaklaşımının anlaşılabilmesi için, Locke ve Berkeley’in ontoloji görüşlerinin anlaşılması gerekmektedir.

John Locke, “dış dünyanın gerçekliği” konusunda net bir tavır sergileyerek, maddesel bir ontoloji kurar. Buna göre bütün idelerimizin kaynağı bizzat dış dünyanın kendisidir. İdeler, her ne kadar dış dünya ile aramıza bir paravan koyuyor olsa da, ona göre idelerin var olma nedeni, bizzat nesnelerin kendisidir. Dolayısıyla ideler olmasa da varlığın var olmaya devam ettiği sonucuna ulaşır. Ancak altı çizilen bu yargı, deneyci epistemolojiden çıkarılamaz. Bu kısım sonuç bölümünde tartışılacaktır.

Berkeley ise, ideler ve dış dünyanın maddesel gerçekliği arasında zorunlu bir neden-etki ilişkisi olamayacağını görür ve başka bir ontoloji önerir. Ona göre var olmak, algılanmaktır. Aynı şekilde algılamak, özneyi zorunlu kılan bir eylemdir. Dolayısıyla bir özne olmaksızın varlığın orada olması gerektiğine ilişkin bir inanç, deneyimler sonucu elde edilmiş kesin bir bilgi niteliği taşımaz. Berkeley deneyci epistemolojinin varlıkların var olmaya devam etmesine ilişkin olan problemini çözmüş gibi gözükse de Tanrı gibi karmaşık bir ide sorunu yaratır.

Hem Locke hem de Berkeley, ulaştıkları ontolojik çıkarımların epistemolojik hesabını verebilecek durumda değildirler. Ontoloji, her ne kadar epistemolojiden ayrı bir saha olarak değerlendirilse de ona ilişkin yapılan her yargı, epistemolojik gerekçelendirmeden geçmek zorundadır. Örneğin ”varlık vardır” gibi bir önerme ontolojik bir yargı gibi gözükse de epistemolojik gerekçelendirmeden muaf değildir. Her iki filozofun da temel problemi budur.

Locke’dan başlamak gerekirse, insan duyu organları aracılığı ile yalnızca nesnelerin temsillerini algılar. Bu durumda gerçekliğin kendisini deneyimlemiş sayılmaz. Temsiller ile gerçeklik arasında nedensellik kurmak da olanaksızdır çünkü nedensellik, iki olgunun gözlemlenmesi sonucunda oluşturulur. Ancak gerçekliğin kendisi hiçbir zaman gözlemlenmediği için, temsillerin gerçekte neyi temsil ettikleri bilinemez. Kaldı ki, iki olgu gözlemleniyor olsa bile, Hume’a göre yine de zorunlu nedensel bağ oluşturmak olanaksızdır. Dolayısıyla Locke’un ontolojik görüşü, deneyci epistemoloji ile tutarlılık içerisinde değildir.

Berkeley için de aynı durum geçerlidir. Onun yaptığı idealist çıkarım, emprisist epistemolojinin zorunlu bir sonucu değildir. Kaldı ki varlığın var olmaya devam etme problemini daha önce hiçbir deneyimden elde etmediği Tanrı kavramı ile çözmesi, epistemik bir faciadır.

Hume, tüm bu nedenlerden dolayı ontolojide kuşkucu kalmayı tercih eder. Hume göre deneyim oldukça sınırlı bir mekan/zamanda gerçekleşir. Dolayısıyla ontolojiye dair yapılan hiçbir genel çıkarım, emprisist epistemoloji ile tutarlılık göstermez. Bu konuda sessizliğini bozması, kendi epistemolojisinin dışarısına çıkmayı gerektirir. Böyle bir durumda ise “bilginin kaynağı deneyimdir” önermesinin hiçbir anlamı olmayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2020 Terminoloji.Org | Kelime Ansiklopedisi |